Boşanma Davalarında Ses Kayıtlarının Delil Niteliği


Tüm davalarda olduğu gibi boşanma davaları bakımından da, tarafların dilekçelerinde iddia ettikleri hususları ispat etmesi gerekmektedir. Taraflar dilekçelerinde iddia ettikleri hususları ise kural olarak her türlü delil ile ispat edebilirler. Zira hukuk sistemimizde kural olarak ispat serbestliği bulunmaktadır. Bu sebeple ses, video vb. kayıtlar boşanma davalarında delil olarak kullanılabilir. Ancak bu kayıtların delil olarak kullanılabilmesi, ne şekilde elde edildiğine bağlıdır. Buna göre; 1. Usule Ve Yasaya Uygun Olarak Elde Edilen Ses, Video Vb. Kayıtlar Boşanma Davalarında Delil Olarak Kullanılabilir. Bir iddiada bulunan taraf iddiasını ispat etmek için usule ve yasaya uygun her türlü delile başvurabilir. Buna göre ses, video vb. kayıtlar da dava dosyasına delil olarak sunulabilir. Burada önemli olan mahkeme dosyasına sunulan ses, video vb. kayıtların “usule ve yasaya uygun” elde edilip edilmediğidir. Bir delilin usule ve yasaya uygun şekilde elde edilmesi, casus yazılımlar, hukuksuz dinlemeler, tehdit veya baskı altında alınması gibi hallerin bulunmamasını gerektirir. Hukuki sınırlar içerisinde elde edilen ses kaydı, video kaydı ve benzeri kayıtlar, boşanma davaları da dâhil tüm davalarda delil olarak kullanılabilir. Ne var ki, Yargıtay yapmış olduğu değerlendirmelerde yalnızca bir ses, video ve benzeri kayıtlar ile bir vakıanın ispat edilebilmesinin mümkün olamayabileceğini ifade etmiştir.[1] Buna göre sunulan ses ve görüntü kayıtlarının başkaca deliller ile de desteklenmesine ihtiyaç bulunmaktadır. 2. Hukuka Aykırı Olarak “Yaratılan” Ses, Video Vb. Kayıtlar Boşanma Davalarında Delil Olarak Kullanılamaz. Bir delilin hukuka aykırı olarak yaratılması halinde bu delilin bir iddianın ispatında delil olarak kullanılması mümkün değildir. Bu çerçevede ses veya video kayıtlarının, birbirine eklenmesi, değiştirilmesi, bazı bölümleri çıkartılması veya içeriklerinin farklılaştırılması, tehdit ve baskı içerisinde alınması hallerinde delil olarak kullanılması mümkün olamayacaktır. 3. Hukuka Aykırı “Elde Edilen” Delil Bakımından Eski Ve Yeni Kanunun Bakış Açısı Birbirinden Farklıdır. Bir delilin hukuka aykırı elde edilmesi ile delilin hukuka aykırı yaratılmasını birbirinden ayırmak gerekir. Bir delilin hukuka aykırı yaratılmasında ortada ispat edilecek bir olay dahi bulunmayabilir. Ancak delilin hukuka aykırı elde edilmesinde ortada bir olay olmasına rağmen ispatında yasal yollara başvurulmamıştır. Delilin hukuka aykırı olarak elde edilmesi bakımından Hukuk Muhakemeleri Kanunu (Yeni Kanun) ile Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (Eski Kanun) arasında farklılıklar bulunmaktadır. a) HUMK (Eski Kanun) Bakımından: HUMK’da bir delilin hukuka aykırı olarak elde edilmesi durumunda nasıl değerlendirilmesi gerektiği hususu belirtilmemiştir. HUMK’da düzenlenmeyen bu hususta doktrindeki farklı görüşler ile Yargıtay içtihatları belirleyici olmuştur. HUMK’nun yani eski Kanun’un yürürlükte olduğu dönemde müşterek konut içerisinde alınan ses kaydının hukuki durumunu değerlendiren 2008 tarihli Yargıtay içtihadında[2] müşterek konut içerisinde özel hayattan söz edilemeyeceği ve bu alan içinde aile hayatının özel hayattan daha üstün geldiği ifade edilmiştir. Bu sebeple de aile hayatının özel hayattan üstün tutulduğu müşterek konut içerisine diğer eşin bilgisi dışında gizlice ses kayıt cihazı yerleştirilebileceği ve bu şekilde elde edilen delilin hukuka uygun olduğu değerlendirilmiştir. b) HMK (Yeni Kanun) Bakımından: 12.01.2011 tarihinde yürürlüğe giren Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (yeni kanun) 189/2. maddesinde ise açıkça “Hukuka aykırı olarak elde edilmiş olan deliller, mahkeme tarafından bir vakıanın ispatında dikkate alınamaz.” denilmiştir. Bu sebeple kanunun açık hükmü gereğince bir delilin hukuka aykırı olarak elde edilmiş olması da tıpkı hukuka aykırı olarak yaratılması gibi bir olayın ispatı bakımından delil niteliği taşımayacaktır. Nitekim Yargıtay’ın yapmış olduğu değerlendirmeler de bu yöndedir.[3] Kanunun açık hükmü ve Yargıtay’ın bu yöndeki içtihatları gereğince artık bir konuşma esnasında karşı tarafın bilgisi ve rızası olmaksızın kayda alınan ses kaydı, video kaydı vb. kayıtların bilgisi olmayan taraf aleyhine delil olarak kullanılması mümkün olmadığını ifade etmek gerekir. Buna göre müşterek konut içerisine bir dinleme cihazı yerleştirilerek alınan kayıtların ya da taraflardan birinin diğerinin rızası olmaksızın telefon konuşması esnasında aldığı ses kayıtlarının delil vasfı bulunmamaktadır. Kayda alınan bu konuşmanın ev içerisinde ya da dışarıda olması da önem arz etmeyecektir. Burada önemli olan kayıt konusunda karşı tarafın bilgisi ve rızasının olup olmamasıdır. Rıza kayıt alındığı esnada verilebileceği gibi daha sonra da verilebilir. Söz gelimi ev içerisine tarafların bilgisi dâhilinde kayıt cihazı yerleştirilmiş ise bu kayıtların delil olarak kullanılabilir. 4. Müşterek Konut İçerisine Diğer Eşin Rızası Olmaksızın Kayıt Cihazı Yerleştirilmesi Boşanma Sebebidir. Yargıtay yapmış olduğu değerlendirmelerde, müşterek konut içerisine ses kayıt cihazı yerleştirmenin hukuka aykırı olmasının da ötesine geçerek bunun bir boşanma sebebi olduğunu değerlendirmiştir. Nitekim Yargıtay’ın 24.10.2011 tarihinde yapmış olduğu değerlendirmede; “..davacı koca, ortak konuta eşinden gizli dinleme cihazı yerleştirerek eşinin güvenini sarsması ve ailesinin evliliğe müdahalesine tepkisiz kalması nedenleriyle kusurludur. Bu nedenle, mahkemenin tarafları eşit kusurlu kabul ederek, eşit kusur kabulüne bağlı olarak davalı kadının maddi ve manevi tazminat taleplerinin reddine karar vermiş olması isabetsizdir.”[4]denilmektedir. Yüksek Mahkeme yapmış olduğu bu değerlendirmede, hukuka aykırı elde edilen delilin bir iddianın ispatında kullanılamayacağının yanı sıra, müşterek konuta diğer eşin rızası olmaksızın ses kayıt cihazı yerleştirilmesinin güven sarsıcı bir davranış olduğunu ve bir boşanma nedeni olarak değerlendirilmesi gerektiğini belirtmiştir. Yargıtay bu değerlendirmesinde, bireylerin anayasal hakları göz önüne almıştır. Nitekim eşler arasında aile hayatı da bulunsa, herkesin kendisine ait bir özel hayatı vardır. Aile hayatının özel hayattan öncelikli olduğunu söylemek mümkün değildir. Zira Anayasa’mızda herkes, özel hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir denilmektedir. Bu hususları göz önüne alan Yargıtay, müşterek konut içerisine yerleştirilen ses kayıt cihazının eşlerin birbirine güvenini sarstığı ve boşanma nedeni oluşturduğu değerlendirmesinde bululmuştur. 5. “Önceden Hazırlıklı Ve Planlı Şekilde” Alınan Ses Kayıtları Suç Oluşturur. Hukuka aykırı olarak elde edilen deliller boşanma davasında delil olarak kullanılamayacağı gibi, TCK bakımından da suç unsuru oluşturmaktadır.[5] Buna göre “önceden hazırlıklı ve planlı şekilde” alınan ortam dinlemesi şeklindeki ses kaydı, video kaydı ve benzeri kayıtlar TCK kapsamında suç sayılacaktır. Ancak kişinin ani gelişen bir durum karşısında bir vakıanın ispatını sağlayabilmek amacıyla plansız, önceden kurduğu bir düzenek olmaksızın aldığı ses, video ve benzeri kayıtlar suç olarak değerlendirilmemektedir.[6]

İŞE İADE DAVASI-İŞE BAŞLATMAMA TAZMİNATI VE BOŞTA GEÇEN SÜRE ÜCRETİNİN TALEBE BAĞLI OLMADIĞI


İşe iade davası, işçilerin iş sözleşmelerinin keyfi olarak sona erdirilmesini bir nebzede olsa önleyebilmek için getirilmiştir. Açılacak işe iade davası sonucunda, iş akdinin geçerli bir neden olmaksızın feshedilmesi durumunda mahkeme, tazminat ve işçinin çalıştırılmadığı dönem için bir miktar ücret ödenmesine hükmeder. Geçersiz sebeple yapılacak fesih nedeniyle ayrımcılık tazminatı, sendikal tazminat vb. tazminatlar da ödense de biz bu yazımızda 4857 sayılı İş Kanunu`nun 21 inci maddesinde belirtilen tazminat ve çalışılmayan dönem için ödenen ücrete ilişkin açıklamalar getireceğiz. BOŞTA GEÇEN SÜRE ÜCRETİ NEDİR? İşçinin dava sürecinde çalışamayıp gelir alamadığı için uğradığı zararı kısmen telafi edebilmek için uygulamada “Boşta Geçen Süre Ücreti” olarak tabir edilen ve en çok 4 aya kadar doğmuş bulunan ücret ile bu döneme ilişkin diğer hakları ödenir[1]. İşçinin tek geçim kaynağı aldığı ücretidir. Ücretin geçersiz işten çıkarma nedeniyle kesilmesi halinde, işçiye işe iade davası neticesinde 4 aya kadar boşta geçen süre ücretinin ödenmesi suretiyle işçinin bu dönemde uğradığı mağduriyet bir nebze de olsa giderilmeye çalışılmıştır. İşçi, işe başlatılsa da başlatılmasa da kararın kesinleşmesine kadar boşta geçen süre ücreti işverence işçiye ödenir. İŞE İADE DAVASININ KABULÜ VE İŞÇİNİN, İŞE BAŞLAMAK İÇİN BAŞVURUSUNA KARŞIN İŞVERENCE İŞE BAŞLATILMAMASI DURUMUNDA ÖDENECEK TAZMİNAT NEDİR? İşçi, işe iadesine dair kesinleşen mahkeme kararının kendisine tebliğinden itibaren on iş günü içinde işverene, işe başlamak için başvuruda bulunmak zorundadır. İşçi, bu süre içinde başvuruda bulunmaz ise işverence yapılmış olan fesih geçerli bir fesih sayılır ve işveren sadece bunun hukuki sonuçları ile sorumlu olur[2]. İşçinin, işe başlama talebini alan işveren, işçiyi 1 ay içerisinde işe başlatmak zorundadır. Aksi takdirde işçiye en az dört aylık ve en çok sekiz aylık ücreti tutarında tazminat ödemekle yükümlü olur[3]. İşte bu tazminata uygulamada “İşe Başlatmama Tazminatı” denir. İŞE İADE DAVASINDA, BOŞTA GEÇEN SÜRE ÜCRETİ VE İŞE BAŞLATMAMA TAZMİNATININ TALEP EDİLMEMESİ DURUMUNDA MAHKEMECE BU ALACAKLARA HÜKMEDİLMEZ Mİ? 4857 s. İş Kanununda konuya ilişkin 21 inci maddede ilgili alacak kalemlerine hükmedilmesi için ayrıca talep olmasından bahsedilmemiştir. İlgili maddede boşta geçen süre ücreti ve işe başlatmama tazminatının, işe iade davasının feri niteliğinde olduğunu gösterir nitelikte düzenleme söz konusudur. Ve ilgili düzenleme emredici niteliktedir. Yargıtay uygulaması ve değerlendirmesi de bu yöndedir. Yargıtay 22. H.D.`nin konuya ilişkin vermiş olduğu kararda; “Boşta geçen süre için ücret ve diğer hakların ödenmesi, feshin geçersizliğine bağlı ikincil bir sonuçtur. Talep olmasa da mahkemece dikkate alınması gerekir. ” denilmiştir.[4] Aynı yönde verilen Yargıtay 9. H.D.`nin boşta geçen süre ücretine ilişkin kararda; “Boşta geçen süre için ücret ve diğer hakların ödenmesi, feshin geçersizliğine bağlı ikincil bir sonuçtur. Talep olmasa da mahkemece dikkate alınması gerekir. … Somut uyuşmazlıkta feshin geçerli nedene dayanmadığı anlaşıldığından feshin geçersizliğine ve davacının işe iadesine karar verilmesi isabetlidir. Ancak 4857 sayılı İş Kanunu’nun 21. maddesi uyarınca boşta geçen süre için 4 aya kadar ücret ve diğer hakların ödenmesine karar verilmesi gerekirken, talep olmadığı için verilmemesi yasanın açık emredici düzenlemesine aykırılık teşkil etmektedir. Karar bu yönü ile hatalıdır. ” denilmiştir.[5] İşe başlatmama tazminatına ilişkin olarak verilmiş olan Yargıtay 22. H.D.`nin kararında; “4857 sayılı İş Kanunu’nun 21. maddesi uyarınca, mahkemece feshin geçersizliğine karar verildiğinde, işçinin başvurusu üzerine işveren tarafından bir ay içinde işe başlatılmaz ise, işçiye ödenmek üzere en az dört, en çok sekiz aylık ücreti tutarında tazminatın belirlenmesi gerekir. Bu süreler, aynı maddenin son fıkrası uyarınca sözleşme ile değiştirilemez, aksine eksilten veya arttıran hükümler geçersizdir. Bu tazminat feshin geçersizliğine bağlı ikincil bir sonuçtur. Talep olmasa da mahkemece dikkate alınması gerekir. Somut uyuşmazlıkta feshin geçerli sebebe dayanmadığı anlaşıldığından feshin geçersizliğine ve davacının işe iadesine karar verilmesi isabetlidir. Ancak 4857 Sayılı Kanunun 21. maddesi uyarınca fesih sebebine ve davacının çalışma süresine göre işe başlatmama tazminatı olarak davacının beş aylık ücreti tutarında tazminata karar verilmesi gerekirken, talep olmadığı gerekçesi ile işe başlatmama tazminatına hükmedilmemesi kanunun açık emredici düzenlemesine aykırılık teşkil etmektedir. Karar bu yönü ile hatalıdır. ” denilmiştir.[6]

MAL VEYA HİZMET TESLİM EDİLMEDEN ÖNCE FATURA TANZİMİ


Bilindiği üzere, ticari, sınai veya mesleki faaliyet gereği mal teslimatı veya hizmet sunumu realize olmadan bazı hallerde fatura düzenlenebilir. Temel prensip, mal teslimini veya hizmet ifasını müteakiben sevk irsaliyesine bağlı olarak (7) gün zarfında faturanın düzenlenmesi gereklidir. Ticari yaşamda fatura, serbest meslek makbuzu gibi belgeler, mal teslim edildikten veya hizmet gerçekleştirildikten sonra hizmet tanzim edilmektedir. Ancak bazı hallerde alınan avans mukabilinde müşterinin isteği üzerine avans makbuzu değil, fatura verilmesi, keza müşterinin istemi doğrultusunda gelecek aylarda teslimi yapılacak mal veya yapılacak hizmet için fatura tanzimi gibi durumlar söz konusu olabilmektedir. Örneğin, bazı kamu kurumlarının bütçe ödeneklerini sene sonuna doğru iptal edilmemek üzere erken faturalandırma talebinde bulundukları görülebilmektedir. Özellikle kamu kurumlarında kasım, aralık ayları ödeneklerin ertesi yıla sarkıtılmaması için satıcı firmalardan erken fatura tanzim edilmesi istenilmektedir. Yine, aynı şekilde satıcı firmanın devrolan KDV’si, alıcı firmanın da ödenecek KDV’si doğması durumlarında erken faturalama işlemi bir vergi planlaması aracı olarak görülebilmektedir. Modern ticari yaşamın gereği olarak, bazı durumlarda finans kuruluşları, kredi yaratmaya yönelik olarak mal teslimi yapılmadan ileri tarihte teslim edilebilecek mallarla ilgili (bilhassa yatırım malları için) önceden fatura düzenlenmesini talep etmektedirler. Böylelikle, bazı şirketler stoklarındaki mevcut mallarla ilgili, irsaliye düzenlemeden, mal depodan çıkmadan ileri tarihlerde teslim edilecek mallarla ilgili fatura düzenlenmektedir. Bu faturalar doğal olarak satıcı ile alıcı arasında düzenlenen bir sözleşmeye istinaden ileri tarihlerde teslim edilecek mallarla ilgili faturalardır. Alıcı ve satıcı arasında düzenlenen sözleşmede ileriki tarihte teslim edilecek malların veya hizmetlerin kapsamı, türü, tutarı, cinsi vs. ayrıntılar yer almaktadır. İleriki tarihlerde teslimi gerçekleştirilecek mallarla ilgili irsaliye düzenlenmeden kesilen faturalar gerek alıcı cephesinde ve gerekse satıcı firma muhasebe cephelerinde muhasebesel olarak problemlere neden olmaktadır. Problemler, gerek gelir vergisi ve gerekse kurumlar vergisi ve ayrıca vergi usul ve KDV yönünden mal teslimi veya hizmet sunumu yapılmadan önce düzenlenen faturalarla ilgili olabilmektedir. VUK ve KDV hükümlerine göre konunun değerlendirilmesi: VUK Madde 229’da “Fatura satılan emtia veya yapılan iş karşılığında müşterinin borçlandığı meblağı göstermek üzere emtiayı satan veya işi yapan tüccar tarafından müşteriye verilen ticari vesikadır.” Denilmektedir. Yine aynı kanunun 231/5 bendinde; ”Fatura, malın teslimi veya hizmetin yapıldığı tarihten itibaren azamî yedi gün içinde düzenlenir. Bu süre içerisinde düzenlenmeyen faturalar hiç düzenlenmemiş sayılır.” Denilmektedir. Yukarıdaki kanun maddelerinden, VUK’a göre mal teslimi veya hizmet ifasından önce fatura düzenlenemeyeceği anlaşılmaktadır. KDV Kanunu Madde 10/b bendinde vergiyi doğuran olay; “Malın tesliminden veya hizmetin yapılmasından önce fatura veya benzeri belgeler verilmesi hallerinde, bu belgelerde gösterilen miktarla sınırlı olmak üzere fatura veya benzeri belgelerin düzenlenmesi,” dir, denilmek sureti ile mal teslimi veya hizmet ifasından önce fatura düzenlenebileceği hükmü çıkmaktadır. Genel hukuk kurallarına göre son çıkan kanun eskiye göre, özel kanun da genel kanuna göre tercih edilir. Buna göre; fatura düzenlenmesine ilişkin hükümler, KDV Kanunu’nda VUK’a göre daha özel ve ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. Ayrıca, KDV madde 10’un yürürlük tarihi VUK 229’uncu maddeden sonradır. O halde, mal teslimi ve hizmet ifasından önce fatura düzenlenebileceği kabul edilmelidir. 193 sayılı GVK hükümleri yönünden konunun tartışılması: Gelir Vergisi Kanunu (GVK) Madde 38’de;” Bilanço esasına göre ticari kazanç, teşebbüsteki öz sermayenin hesap dönemi sonunda ve başındaki değerleri arasındaki müsbet farktır…”denilmektedir. Aynı kanunun 39’uncu maddesinde ise “İşletme hesabı esasına göre ticari kazanç, bir hesap dönemi içinde elde edilen hasılat ile giderler arasındaki müspet farktır.” denilerek, tahsil edilen paralar ile alacakların hasılat; ödemelerin ve borçlanılan meblağların gider olduğu ifade edilmektedir. Görüldüğü üzere GVK’ya göre, işletme hesabında ve bilanço esasında ticari kazancın tespitinde tahakkuk esasının geçerli olduğu ifade edilmektedir. Tahakkuk esasında gelir ve gider, ödenip ödenmediğine bakılmaksızın gerçekleştiği anda kazanç hesaplamasında dikkate alınır. Mal teslimi veya hizmet ifasından önce düzenlenen fatura Borçlar Kanunu (BK)’na göre “alacak hakkı” doğurmaz. Bunun için karşı tarafa borç yükümlülüğü doğuran bir işlem veya sözleşme olması gerekir. Kimi zaman da mal teslimi veya hizmet ifası yapılmadan önce tahsilat yapılır. Bu durumda da VUK Madde 287’ye göre; “Gelecek hesap dönemlerine ait olarak peşin tahsil olunan hasılat ile cari hesap dönemine ait olup henüz ödenmemiş olan giderler mukayyet değerleri üzerinden pasifleştirilmek suretiyle değerlenir.” Hükmü gereği, ticari kazancın tahsilinde dikkate alınmaz. Tekdüzen hesap planına göre pasifte, 380-Gelecek Aylara Ait Gelirler/480-Gelecek Yıllara Ait Gelirler hesabında izlenerek gelirin ait olduğu dönemde kazanç olarak dikkate alınır. Safi kazancın tespitinde benzer durum, faturası kesilip henüz teslim edilmemiş olan emtia içinde geçerlidir. Dönem sonu kazancı hesaplanırken, henüz teslim edilmeyen emtia stoklarda bulunacağı için, satılan malın maliyetine herhangi bir tutar eklenmeyecektir. Dolayısı ile mal teslim edilmeden önce düzenlenen faturanın gelir olarak kaydedilmesi durumunda fatura tutarı kadar kazanç ortaya çıkacaktır. Daha sonra emtianın teslim edildiği dönemde de gelir olmaksızın, maliyet bedeli olarak gider yazılacaktır. Bu durumda, faturanın düzenlendiği dönemde, maliyet dikkate alınmadığı için gelir fazlalığı; emtianın teslim edildiği dönemde ise tam tersi gider fazlalığı olacaktır. Sonuç ve özet olarak: 1) Satılan mallara ve teslim edilen hizmetlere ilişin faturaların, malın tesliminden önce tanzim edildiği ve malın daha sonra sevk edildiği durumlarda; faturayı düzenleyenler, malın daha sonra sevk edileceğini faturada belirtmek zorundadırlar. 2) Faturada bulunması gereken bilgiler arasında malın teslim tarihi ve irsaliye numarası ise; malın tesliminden sonra alıcı ve satıcı tarafından kendilerinde kalan sevk irsaliyesi asıl ve suretinden faydalanılmak sureti ile faturaya şerh düşülecek ve böylece fatura ve sevk irsaliyesi arasında ki ilinti sağlanacaktır. 3) Faturanın düzenlenmiş olması tek başına KDV açısından tahakkuk işlemini gerektirmez. Öncelikle, irsaliyenin düzenlenmiş olması ve buna paralel olarak 7 gün içerisinde faturalama işleminin yapılması zorunludur. (Ay sonlarına doğru 7 günlük süre beklenilmez). 4) Sözleşme ile ileriki tarihli mal satışlarında faturanın önceden düzenlenmiş olması halinde fatura ekine sözleşme iliştirilmesi ve buna göre değerlendirme yapılması gerekmektedir. 5) Gerek 213 sayılı VUK ve gerekse özel bir yasa olan 3065 sayılı KDVK’nun 10/b bent hükmü gereği herhangi bir mal sevkiyatı olmadan, irsaliye ile mal ambardan sevk edilmeden sadece faturanın düzenlenmesi bu malların mülkiyetinin alıcıya intikal ettiğine karine teşkil etmez. Ayrıca, UFRS, TMS ve UMS uygulamaları gereği ilgili standartlardaki hasılat kavramının da irdelenmesi sonucu, satışa konu malın bedelinin tahsil edilmiş olması halinde malın fabrikanın kapısından çıkmaması halinde hasılatın oluşmayacağı standartlara bağlanmıştır. 6) Gerek Vergi Usul Yasası ve gerekse özel yasa mahiyetinde KDV yasasının ve bağlı genel tebliğlerinin gözden geçirilerek günün ticari geleneklerine uygun teslim, satış ve hasılat kavramlarının yeniden yorumlanması zorunlu hale gelmiştir.

Bir kişiye karşı yapılmış haksızlık, bütün insanlığa karşı yapılmış haksızlık demektir.

Emile Zola